Yüzbaşı Selahattin’in yoldaşı..
“Yüzbaşı Selahattin’in Romanı”, İlhan Selçuk tarafından kaleme alınarak yayına hazırlanan bir kurtuluş savaşı belgesel romanıdır. “Selahattin Yurtoğlu” isimli bir yurtsever Türk subayının hatıratının roman sayfalarına dönüştüğü bu iki ciltlik 1973 basımı yapıt, Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” romanının 1968’de Yunus Nadi Armağanı’nı kazanmasıyla başlayan bir sürecin sonunda gün yüzüne çıkmıştır.
Cengiz Yurtoğlu, armağanın ilan edilmesinden sonra İlhan Selçuk’a telefon ederek, Yorgun Savaşçı romanında babası Yüzbaşı Selahattin’in de anlatıldığını ve bu iki yurtsever subayın arkadaş olduklarını; Selahattin Yurtoğlu’nun özellikle 1894-1921 yıllarını ve daha sonrasını kapsayan aile tarihi yazımının, Balkan, 1.Dünya ve Kurtuluş Savaşımıza büyük ölçüde ışık tutacağını belirtir.
Hatırat, İlhan Selçuk’un eline geçer geçmez romanlaştırılmaya başlanır, geçmişte yaşanmış inanılmaz bir tarih hatıratın sayfalarında saklıdır, yazar onu hızla kaleme alarak bir roman formu içinde estetize eder.
“Kurtuluş Savaşı Edebiyatı”mızın temel romanlarından biri olan “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” böylece okuyucu ile buluşur.
1894 doğumlu Selahattin Bey, Edirne Askeri İdadisi ve Harbiye eğitiminden sonra fırtınalı bir yaşama savrulur. İtalyan Savaşı, Balkan Savaşı, İran ve Kafkas cepheleri, Irak cehennemi, Bağdat savunması, Bakü’nün zaptı, bu genç subayın kaderini ve daha geniş çapta da İmparatorluğun kaderini yakıp kavurur..
20 Aralık 1914’te İstanbul’dan 20 yaşında bir teğmen iken Turan’ı fethetmeye çıkan Selahattin Bey, 5 Şubat 1919’da 25 yaşında bir yüzbaşı olarak yanmış ve yıkılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun başı önüne eğik başkentine (payitaht!) döner. Dört ay, bu esir edilmiş şehirde acılar içinde kıvranarak yaşar ve Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basışından iki gün sonra, 21 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçerek, alevler içinde başlayan Anadolu İhtilali’ne, yani Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılır.
İlhan Selçuk’un son sözü
Tipik bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Yüzbaşı Selahattin’in hikayesinin anlatıldığı romanın sonunda, İlhan Selçuk bir “Son Söz” yazarak, hem tüm kurtuluş savaşı yurtseverlerinin ruh dünyasını hem de kendi kişisel yurtseverliğinin derinlerdeki başlangıç ipuçlarını sergilemiştir.
Bu son söz, İlhan Selçuk’un makalelerinde ve konuşmalarında her an tekrarladığı şaşmaz ve dinmez anti-emperyalizminin örnek metinlerinden biridir:
“- Yüzbaşı Selahattin, bir çağ değişimini kişiliğinde yaşamıştır, umutla, acıyla, korkuyla, yüreklilikle, bilinçle, bilinçsizlikle..
Yüzbaşı Selahattin küçük iken sandala binmekten korkardı, keleklerle nehirleri aştı Bağdat’ı kurtarmak için.. Gizli ödeneklerin yüz binlerce altın lirasını elinde tuttu, ama sonunda parasız kaldı, karısını hastaneye yatırıp ameliyat ettirmek için dürbününü satmaya kalktı. Yüzü açık kadın görmekten ıstırap duyardı gençliğinde, ama eşine kaç göç uygulamadı. Savaşlara girdi çıktı, ölümlerden kurtuldu, insanlar öldürdü gözünü kırpmadan, sonra eşinin ölümünde yıkıldı, bitti; yüreğinden vuruldu en büyük duygusallıkla.. Turan’ı kurtarmak istedi, Anadolu’nun kurtulamayışını yaşadı ölünceye dek.. Yenilginin romanını yazdı bir ömür boyu..
İtalyan Harbi’nde yenildi, Balkan Harbi’nde yöneldi, sonra “Payitahta”a dek uzanan bir çöküntünün acısını tattı. Birinci Dünya Savaşı’nda İran içlerinden Dilman’dan, Irak cephesinde Bağdat’tan, Kafkasya’da Bakü’den yenile yenile çekildi Mütareke İstanbul’una.. Turan’ı kurtarayım derken Türkiye’yi yitirmişti.
Anadolu’ya geçti bu kez.
Ve sonunda kurtuldu Anadolu..
Ne var ki, Yüzbaşı Selahattin, kurtulmuş sandığı Anadolu’nun kurtulamayışını da gördü. Emperyalizm asker giysilerini çıkarmış, sivil giyinip kravat takarak gelmişti bu kez.. İlk bakışta görünmeyen ve tanınmayan bu düşmanın pençesinde kıvranıyor, bir türlü kurtulamıyor, çağdaşlaşamıyordu Türkiye.. Yüzbaşı Selahattin, 1956 Mayısında öldüğü gün, ülkenin petrolleri, madenleri, bankaları, dış ticareti yabancıların denetimindeydi. Ve Anadolu’daki yabancı üslere Türk generalleri, Amerikalı Albay izin vermeden giremiyorlardı.”
Bir destan, üç roman
6 Temmuz 2010 Salı günü sabahı, Yüzbaşı Selahattin’in Romanı’nı birkaç gecedir hiç uyumadan, kim bilir kaçıncı kez bitirdim.
Bu roman, Filistin cephesindeki subay arkadaşlarının “Cehennem Topçu” dedikleri Yüzbaşı Cemil’in anlatıldığı Kemal Tahir’in kaleminden çıkma “Yorgun Savaşçı” romanıyla, başlangıç bölümünde Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Bey ile yurtsever bir genç olan Yusuf’un İzmir’in işgalinden bir gece önce Maşatlık Tepesi’ndeki konuşmalarıyla başlayan Samim Kocagöz’ün “Kalpaklılar ve Doludizgin” romanıyla ve Nazım Hikmet’in tüm Türkiye halkının şanlı direnişini anlatan “Kuvayı Milliye Destanı” ile birlikte edebiyatımızda “Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş ruh ve bilincini” yaratan temel yapıtlardan biriydi.
Ben bu buluşmaya, bir konuşmamda “Bir destan, üç roman” dememiş miydim?
“Bir Destan, Üç Roman” kavramı, bu ülkenin ulusal kurtuluş bilincini ilk planda sergileyen bir öncü bireşimdir. Ulus olmanın, devrimci olmanın, başı dik bir halk olmanın, Emperyalizme teslim olmamanın, her şeyin çürüdüğü bir küresel saldırıda dimdik ayakta durabilmenin temel dinamiklerini günümüzde bile aşılayan bir direniş cephesidir, bu edebi eserlerin toplamı veya buna benzer ürünler..
Şu ülkenin acı talihine bakın ki, Kuvayı Milliye Destanı, Nazım’ın Ankara Merkez Cezaevi, İstanbul Tevkifhanesi, Çankırı, Bursa ve Üsküdar Cezaevlerinde, 1938-50 arasındaki 12 yıllık mahpusluğu esnasında kaleme alındı.. Yorgun Savaşçı romanı ise Kemal Tahir’in 12 yıl yattığı hapislik günlerinde yazıldı, filmi ise 10 yıl yasaklı ve yakılı kaldı.
Kemal Tahir ilk eşi Fatma İrfan’a 10 Aralık 1938 yılında hapishaneden gönderdiği mektupta şöyle demişti:
“- 1938’de Cumhuriyet Ordusunu isyana teşvik etmek cürmü ile hapse tıkılan Kemal Tahir’in Türk İnkilabına dair en kuvvetli eseri yazması, tarihte pek garip olacak..”
Bu cümle Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı’nı hapiste bitirdiği 1939 yılı Şaban ayında, destanın sonuna düştüğü nota da gönderme yapar:
“- Bu katliamda hürriyetimi ve ekmeğimi kaybettiğim oldu. Fakat hiçbir zaman açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalan gelecek günlere emniyetimi kaybetmedim. Ve bundandır ki ben hücremde bu sabah yaklaşan bir müjdenin davetiyle uyanıyorum. Ve bu nikbinliğin verdiği hakla bu destanı yazmakla büyük, doğru ve mükemmel bir iş yaptığıma inanıyorum”.
Sevgili Samim Kocagöz de, yaşamı boyunca rejim tarafından hiç sevilmemiş, hiç desteklenmemiş, hep kösteklenmişti, ama bu acıları hep içine atarak onurundan hiç ödün vermedi.
Kurtuluş Savaşı’nı edebiyat aracılığı ile tarihe geçirenlerin ortak kaderi bu muydu?..
Yüzbaşı Selahattin’in yazarına Ziverbey İşkencehaneleri’nde ve Ergenekon İddianameleri’nde reva görülen eziyet, iftira ve saldırılar, ne hukuka, ne demokrasiye, ne de ulusal duyguya yakışmıyordu.. Bilmem anımsanır mı, sağcı General De Gaulle 1968 öğrenci direnişini yazılarıyla ve eylemiyle destekleyen Sartre’ın tutuklanmasını isteyenlere karşı çıkmış ve “Sartre, Fransa’dır!” demişti. Bilmem bunu hiç duymuş mudur savcı beyler?..
Her şey çürümüş
6 Temmuz sabahı bunları düşündükten sonra çıkıp bakkaldan “Cumhuriyet” ve ekindeki CD’yi aldım. İlhan Selçuk’un Ergenekon İddianamesi’ni hukuk açısından çöpe gönderen incelemesinin sonuncusunu okudum, iddianamenin 1757-59 sayfalarındaki Ulusal Kurtuluş ve Cumhuriyet Aydınlanması’nı mahkum eden iddiaları perişan ederek, “Bu Cumhuriyet Savcılığı Değil” şeklindeki sonuç cümlesini ürpererek beynime kazıdım.
Sonra gazetenin ekinde verilen Ümit Zileli’nin hazırladığı radyo programındaki “İlhan Selçuk’un Sesinden Türkiye ve Dünyaya Bakış” CD’lerinin birincisini yine hüzün ve keyif karışımı bir duygu ile defalarca dinledim.
Sonuç olarak şunu düşündüm.. Yüzbaşı Selahattin’ler, “Her şey çürümüş” diyerek Anadolu’ya geçmişlerdi. İlhan Selçuk ta, Silivri için “Her şey çürümüş” diyordu.
Bu çürümüşlük, yalnızca Silivri’yi kapsamıyordu, tüm ülkeyi kapsıyordu; şehit acıları, yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk ve dış komplolarla yarınına korku ile bakan, bölünmeden daha kötüsü “yutulma” dehşeti ile içi titreyen halkı, vahşi bir küresel saldırı çepeçevre sarıp sarmalamıştı..
İlhan Selçuk, Ziverbey’den Silivri’ye, Madanoğlu Davası’ndan Ergenekon Davası’na, haksız ve acımasız biçimde Emperyalizm’in maşaları tarafından yargılanırken, daima Yüzbaşı Selahattin’in bir yoldaşı, bir silah arkadaşı olmanın bilinciyle her zaman, her yazısında, her konuşmasında, her tavrında Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızdan, Kemalizm demek olan Aydınlanma Devrimi’mizden ve Türk halkının Emperyalizme karşı birliği ve cephedaşlığından yana olmuştur. Ölümünden sonra ne yazık ki ismi Çetin Altan’la yan yana anılmasına rağmen, Altan’ların tam tersinedir, tam karşılarındadır, tamamen yurtseverliğin zirvesindedir. Onların Taraf’ında değildir.. Ve hiçbir zaman olamaz..
Emperyalizme karşı olmak..
Bakın İlhan Selçuk 19 Nisan 1998 günü ne yazmış.
“- PKK politikayı silahla yürütmeye çabalıyor..
Sivilin, kadının, çocuğun, yaşlının, kundaktaki bebeğin üzerine doğrultulmuş silah, alçaklığın vurucu gücünü simgeler..
Medyada çok akıllı, fikirli ve de kurnaz entellerimiz var, bunlar sürekli insanlıktan, barıştan, hoşgörüden söz açarlar; ama bir kez bile PKK’nın canavarlıklarını kınamaya dillerdi varmaz.
Oysa PKK yalnız kan dökmüyor;
Güneydoğu’da Kürt’ün demokratik yoldan haklarını savunmasına ipotek koyuyor..
İç politikadan silah ve dincilik kalkacak.
Kalkmazsa demokrasi olmaz..”
İlhan Selçuk’un 1980 sonrası yakın tarihimiz açısından en önemli mesajı, PKK’ya teslim olmamamız üzerinedir. İlhan Selçuk anti-emperyalist derin sezgileri ile PKK’nın ve Ortadoğu’da bir Kürt devleti projesinin, Irak’ın parçalanmasından sonra gerçekleştirilecek bir “Amerikan Emperyalizmi Projesi” olduğu ilk kez kavrayıp, bu bölücü, kıyıcı, halkları birbirine düşürücü şeytani operasyona hayatının sonuna kadar karşı çıkmıştır. Bu geleceğimizin inşasında hayati derecede önemlidir.
Ya tersi olsaydı?.. İlhan Selçuk bile, ileri yaşında kimileri gibi Amerikan Emperyalizmi’ne teslim olsaydı?
Olamazdı!..
Yüzbaşı Selahattin’lerin yoldaşlarına, silah arkadaşlarına bu ihanet yakışmazdı.
İlhan Selçuk, ulusal kurtuluşçu bir yurtseverin yapabileceğinin hepsini en sonuna kadar yaptı..
Doğu’nun bilgelik geleneği ile Batı’nın aydınlanmacı ilericiliğini, bir Hacı Bektaş tevazuu ve bilincinde buluşturdu, Emperyalizme olduğu kadar dünyayı mahveden Kapitalizme de akılla ve yöntemle karşı çıktı, hiçbir zaman yenilmeyen ve yurtseverlik davasından hiç vazgeçmeyen bir inanç sergiledi.. Bir kez daha, yeni bir kurtuluş savaşını başarabilirsek, inanın ki, cephede onun yazıları okunacaktır.. İlhan Selçuk’tan, geleceğin Türk yurtseverlerinin öğreneceğin çok dersler vardır.
Ona “İlhan ağabey” diyenleri kıskanmışımdır.
Çünkü onunla hiç tanışmadım ve hiç konuşmadım..
Yüzbaşı Selahattin’in vuruştuğu cephe boylarında, bu tür yurtseverlerin ateşini yüreğinde hissetmek yeter de artar bile!
YAŞAR AKSOY
|